29/5/2009 • Kategori: dini hikayeler- kissalar

 

Ege bölgesi camilerinde, camilerin bulunduğu yerlerde, sanki minare gölgelerinde bir adam vardı. Belki milyonların içinde bir kişiydi bu. Fakat hemen hemen herkes onu tanır, herkes ondan söz ederdi. Ne yapmtştı, kimdi ve gayesi ne idi?..

Evet onu tanımak için dinlemek gerekti. Meselâ minberde yahut kürsüde veya herhangi bir yerde... Fakat bütün yerler onunla birlikte onun olur, o söyler, herkes dinlerdi. O ağlar başkaları seyrederdi. Onun ciğeri pişer, halden anlamayanlar "Bu yanık kokusu nereden geliyor?" derdi.

O birgün gönlünü gülşen etmişti. Resulullah'ın terinde gül kokusu var diye, bu yolu seçmişti. "Dikenler benim hatalarım, gül O'nun"  deyip, gözyaşlarıyla bu bahçeyi suluyordu. Domur domur, gonca gonca güller vardı. Güller renk renk, desen desendi. Buram buram kokuyor ve yeşil yeşil yapraklar, manzaraya bir başka hal veriyordu.

"Kalbden kalbe yol vardır" derler ya! İşte öyle, cemaatin kalbi yavaş yavaş açılır, içlerinden birinin yüreği sızlardı. Birşeyler olduğunun farkındaydı, olanı anlatmaya imkân yoktu. Baktım, o da ağlıyordu.

Şu minberde duran adam var ya! İşte o bir gül olmuş, cemaat ise dut yemiş bülbül gibi lâl kesilmişti. O, her bir cümlesiyle bir yaprak daha açarken, herkes bülbül misali yaş döküyordu.

Ey yüreği kasapta gören, git de kanayan yüreklerin, sağ gezen sahiplerini gör!

Ey dikenden korkan kimse, bu gülşene gir, dikenlerin utancından çarşaf giydiklerine Şahit ol!

Ve, ey günahların harman yerinde dolaşan, gözyaşlarıyla günahların yıkandığını görmek istersen yine ağlayan bu adamı seyretmeye veya dinlemeye yahut okumaya gel!

Gönülleri bir patiska gibi gergefe geren o. Davayı iplik edip, dile dolayan o. Hece hece çiçekler ören ve bu tabloyu Hitap Çiçekleri diye takdim eden yine o!

Almak, gülşende dolaşmak, gül koklamak istemez misiniz? İşte size bir demet, buyurun. Hürmetlerimle...

                                                                Hekimoğlu İsmail

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

2/2/2009 • Kategori: dini hikayeler- kissalar

HTML clipboard

Çay bahçesinde oturan 55-60 yaşlarındaki adam, yanına yeni gelen aynı yaşlarındaki arkadaşına öfkeyle söyleniyordu;
-Biraz daha gelmeseydin canım, kök salıyordum yavaş yavaş.
-Aziz bey, insan arkadaşını böyle mi karşılar.
Aziz bey, ayağa kalkıp arkadaşına sarıldıktan sonra sitemli konuşmalarına devam etti.
-Ahmet bey, beni saatlerce bekletmen doğru mu!
-Aziz bey, iyice yaşlandın. Ne saatlercesi yahu. Beklediğim otobüs geç geldi, sonra da trafiğe takıldı işte
-Bir önceki otobüse binseydin.
-Bak kırmaya başlıyorsun beni.
Aziz bey, nazını götürdüğünü bildiği arkadaşına yüklenmeye devam etti;
-Kırmak mı! Asıl kırılan benim yahu. Buluşalım, bir çay-kahve içelim diyen sensin, geç kalan yine sen.
-Tamam yahu ettik bir kusur. Unut artık.
-`Unut` muş, hani edebiyat sohbeti yapacaktık, şiirler okuyacaktık. Bu moralle oku okuyabilirsen. Heves mi bıraktın!
-Azizim Aziz, unut moral bozan konuları, kapat artık. Çevrene bak; çiçekler açmış, kuşlar şen-şakrak, bir bahar rüzgarı yüzümüzde. Neşelen, kahveciye rica ederim şimdi, senin sevdiğin bir eski şarkının plağını da çalar. Daha ne istersin şu üç günlük dünyadan.
    Sözü biterken kahveciye doğru el salladı. Kahveci, bu iki ihtiyarın hemen hemen her hafta gelmesine, eski şarkılar dinleyip, şiirler okuyarak sohbet etmesine alışmıştı. Alıştığı işareti alan kahveci, uzaktan onların hafif atışmalı hallerini görünce, kendi kendine mırıldandı; “Aziz bey yine öfkeli, uygun bir şarkı çalmalı”. Diyerek plakları karıştırmaya başladı.

    Kahvecinin koyduğu plaktan, “Sen benim eski değil, eskimeyen dostumsun” şarkısı kulaklarından ruhuna yayılırken, Aziz bey yumuşadığını belli eden bir ses tonu takınsa da yine sitemli konuştu;
-Senin keyfin yerinde, bekletilen sen değilsin.
-Bak kalbimi kırmaya devam edersen, bir dahaki sefer daha da geç gelirim.
-Aha!..bir de tehdit ha, “Daha da geç gelirim ha!...”
-Kızma canım hemen, şaka yaptım, bir daha geç gelir miyim!
-Ha şöyle yola gel.
-…hiç gelmem.
-Bak bak bak. Gelme de gör bakalım bir daha yüzüne bile bakmam.
Ahmet bey gülümsemeye, Aziz beyin öfkesini neşesiyle savuşturmaya devam etti.
-Neyse Azizim, bir öykü yazıyorum. Sanırım bu gece bitiririm. Seni darıltmak istemem, bir daha ki buluşmamızda yorumlarına ihtiyacım var.
-Seni gidi seni, zayıf tarafımı biliyorsun değil mi!
-Öfkenin çabuk geçmesi de olmasa çekilecek adam değilsin.
-‘Adam değilsin’ den önce virgül mü var?
-Yok yok, o kadar da değil. Yine kavga mı çıkaracaksın.
Aziz bey güldü;
-Şaka yaptım canım, sen şaka yaparken iyi de ben yapınca mı kötü. Neyse, bu günkü okuyacağımız şiirlere başlamadan kararlaştıralım, çarşamba mı uygun, perşembe mi sana?
-Çarşamba hastane randevum var, Perşembe buluşalım.
-Hastane mi, yok ya önemli bir şey?
Ahmet bey, bakışlarını başka tarafa çevirdi.
-Önemli bir şey yok canım. İhtiyarladık, bir kontrolden geçeceğiz.
-Tamam ama sakın gecikme köprüleri atarım ha!
Ahmet bey yine güldü;
-Atarsan at yahu, ben seni kolay bırakmam, yeni köprüler kurarım. Senin gibi aksi ihtiyarın arkadaşsız kalmasına gönlüm razı olmaz.
-Gül bakalım gül. Öykün kötüyse böyle gülemeyeceksin. En ufak hatanı yüzüne çarpacam, yerden yere vuracağım seni.
-Yahu eski dostuz insaf et.
-Neyse bırak bunları o güne kadar gülsün yüzün. Sen yeni şiirlerini oku bakalım.
Ahmet bey, çantasını karıştırdı, bir şiir defteri çıkarıp okumaya başladı;

           NE KALDI
İçimde gençlikten bir ses kaldı,
Doymadım dünyaya ah! ... heves kaldı
Neylesem, ne yapsam nafile
Alacak bitti de verecek son nefes kaldı.

Birbirlerine şiirler okuyarak vakit geçirdiler. Akşama doğru vedalaşıp ayrıldılar.

**** **** **** **** **** **** **** ****
     Son edebiyat sohbetinin tadı damağında kalan Aziz bey, perşembeyi nerdeyse iple çekmişti. Elinde son dergilerden bir demet, dostuyla okumak için hevesle kahvehanenin bahçesine geldi. Bahçeye geldiğinde yüzü asıldı, arkadaşı henüz gelmemişti. Öfkeli biriydi, yine içinde öfkenin kabardığını hissediyordu;
-Gelsin bakalım, bu kez gerçekten kırıcı konuşacağım.
     Beş dakka, on dakka derken iyice sabırsızlanmıştı;
-Yazıklar olsun, geçen o kadar kızdığımı bildiği halde yine gecikti. Eminim yine otobüsü bahane edecektir. Hele bir gelsin, kalp kırmak nasıl oluyormuş göstereceğim.
     Bekledi bekledi… saatine baktı, yarım saat geçtiğini görünce yüzü öfkeden kızarmış halde kalktı yürüdü gitti.
     Eve vardığında öfkesinden kimse yanına yaklaşamadı. Girer girmez yüksek sesle bağırdı;
-Ben odama geçiyorum, Ahmet’ten telefon gelirse hemen beni çağırın.
-Arkadaşın Ahmet amcadan mı?
-Arkadaşım, dostum filan değil artık.
Hışımla odasına geçti. Oda da bir aşağı, bir yukarı yürüyor, Ahmet özür dilemek için aradığında söyleyeceği öfkeli sözleri düşünüyordu. Arada bir odadan çıkıp soruyordu;
-Ahmet aradı mı?
-Hayır, aramadı.
-Arayınca hemen haber verin.
Ne kadar beklese de aramadı, ertesi gün de;
Önce, aramaya utanıyor diye düşünüyordu ama ertesi gün de aramayınca kalbinde büyük bir hüznün ağırlığını hissetti. İşte perşembeden sonra cuma günü de akşam olmuş, hala aramamıştı.
-Yazıklar olsun Ahmet, bir arayıp özür bile dilemedin. Köprüleri atan sen oldun, yazıklar olsun, yazıklar olsun.
İki gündür öfkesi, söyleyeceği sözler içini bunaltmıştı. Eli telefona uzandı, numaraları çevirmeye başladı. Bir yandan da, eski bir dostluğu bitirişin acısı boğazında düğüm düğüm düşünüyordu;
-Son sözümü söyleyeceğim Ahmet, son sözümü ve bir daha yüzüne bile bakmayacağım.
Telefonun açılma sesinden sonra karşıdan genç bir kızın sesi geldi;
-Alo.
Genç kıza karşı öfkeli konuşmamaya çalıştı, sesini yumuşattı;
-Ahmet beyle görüşecektim kızım, evde mi?
Genç kız zor konuştuğunu belli eden bir sesle cevap verdi;
-Arkadaşı mısınız? uzun süredir kalbinden rahatsızdı, çarşamba günü vefat etti, bu gün de cuma namazından sonra Çankırı’da defnettik.

yazar sayın ;

Ahmet Ünal ÇAM

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

31/1/2009 • Kategori: dini hikayeler- kissalar

 

“ Dünya bir imtihan salonudur. İnsan ise sınanmaktadır, diyorsunuz. ALLAH  bana sormadan karar vermiş ve beni yaratmış. Belki de ben , var olmak istemeyecektim... Buna ne dersin ?”

       “ Önce bir soru sormak istiyorum .. ALLAH’a inanıyor musun?”

       “İnanmıyorum!”

       “ Öyle ise bu soruyu sormaya hakkın yok.”

       “Neden?”

       “ Çünkü iman etmeyen bir kimse inanmadığı birinin kendisini dünyaya getirdiğine ve imtihan ettiğine de inanmaz , inanmamalı. Mantık bunu gerektirir. Aksi halde çelişkiye düşmüş olur. Sana doğrudan sual konusunu anlatmaya çalışmak abesle iştigaldir. Önce ALLAH’a iman meselesini konuşmamız gerekir. Kabul edersin veya etmezsin, bu sana kalmış.”

       “ Ya, ALLAH’a ve onun beni imtihan için yarattığına inanıyor, ama yinede bu soruyu soruyorsam?...”

       “ O zaman bu sorudan yaratıcının hükmüne razı olmamak gibi bir isyan manası çıkar.”

       “ Evet, diyelim ki ben inananlardanım , ama yinede soruyorum. Bana niçin var olmak istiyor musun  diye sorulmadı?”

       “ Sana bu soru sorulamazdı, çünkü henüz sen yoktun. Olmayan birine soru sorulamaz. Yok olan var olamaz ki soru sorulabilsin. Yokluktakinin ne aklı vardır anlayacak, ne duyguları vardır hissedecek , ne de dili vardır söyleyecek.”

       “ Soru sormak için yaratabilirdi...”

       “ Evet, yaratabilirdi ve sen var olurdun. O zaman , yaratmış olduğu bir varlığa , “ Seni yaratmamı ister misin “diye sormanın hiçbir anlamı olmazdı. Zaten yaratmış ve sende var olmuşsun, niçin sorsun , bu aşamadan sonra sormanın ne anlamı olur.”

       “Benim fikrimi almadan var etmesi haksızlık değil mi?”

       “ Sen yoktun ki hakkın var olabilsin. Olmayan birinin hakkı da olamaz. Düşünsene sen ancak var olduktan sonra “ sen” oldun da “ benim hakkım diyebiliyorsun. Kaldı ki var olmak en büyük nimetlerdendir. Bunu niçin anlamak istemiyorsun’ Bütün iyilikler ve güzellikler varlıktan gelir. Bütün çirkinlikler ve kötülükler yokluktandır. Zenginlik varlıktır, fakirlik yokluk; malı olmayana fakir denir, olana değil. Sıhhat varlıktır, hastalık yokluk, yani sıhhatin yokluğu. Afiyet varlıktandır, musibet yokluktan, yani afiyetin yokluğundan. Bu örnekleri uzatmak mümkün...”

       “ Bana imtihan sonunda cehenneme gideceğim söylenseydi, ben hemen o anda yok olmak isterdim...”

       “ Sana cehenneme gideceğin söylenemezdi, çünkü bu durumda imtihanın anlamı kalmazdı. Sınıfta kalacağını kesin bilen bir öğrenci sınava bile girmek istemez. Nitekim şimdi de hiç kimse cennete mi , cehenneme mi gideceğini bilmiyor.

       Seni dünyaya gelişine pişman eden ne. Sahip oldukların mı? Başına gelen belalar , musibetler ve hastalıklar mı. Bunların hepsi gelip geçicidir. Böyle olmasa bile dünya hayatı sayılı günlerden ibaret olduğu için , ondaki kötü hallerde geçip gidecektir. Hem de bu dünyada iyilikler asıl, kötülükler ve çirkinlikler ayrıntıdır. Niçin hep yok olanlara , sana gelen kötülüklere ve çirkinliklere bakıp duruyorsun, birde sahip olduğun güzelliklere bak. Varlık , hayat, insanlık gibi büyük nimetleri tattın. Gerçi sahip olmadığın güzellikler de var, bir de senin olanlara baksana!

       Şunu da düşün ki, sana gelen ve hoşuna gitmeyen haller senin itirazınla yok olacak değiller. Bu isyanınla yok olacak bir tek şey var, oda senin imanındır. Yani sana ebedi saadet kapısını açacak olan anahtarın.

       Seni isyana ve itiraza sevk eden sebeplerden biri de şu; Günahlara dalmışsın, bu dünyada ilahi emirlere tabi olmak istemiyorsun, nefsinin arzuları peşinde koşmak istiyorsun, ama cehennem azabından da korkuyor, onu her fırsatta hatırlıyor, acı çekiyorsun.

       ALLAH ile  savaşacağına nefsinle savaş, onu ıslah etmeye çalış. Tövbe kapısı her zaman açık, oradan girmeye ne mani var? Tövbe suyuyla yıkanda temizlerden ol, günahlarla zaten kirlenmişsin , birde isyana bulaşıp iyice kararma! Evet bu dünyaya isteyerek gelmedin , isteyerekte gitmeyeceksin. Getiren getirmiş götüren götürüyor. Gitmek istemeyince burada kalacak değilsin. Şu halde seni yaratanın iradesine tabi ol. İman et ve rahatla. Başka çıkış yolun yok , tek gerçek bu anlıyor musun?! “

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

19/1/2009 • Kategori: dini hikayeler- kissalar

main

Halil'in babası bankada çalışıyordu, annesi ev kadını idi. Küçük iki kardeşi ve anneannesi ile kışın şehirde, yazın dededen kalma bahçeli küçük bir yalıda

yaşıyorlardı. Paraları azdı, ama çok mutlu bir aile idiler.

Halil, futbolu çok severdi. Okul takımında oynardı. Akşam okuldan gelince derslerini çalışmaya başlamadan mahalle arkadaşlarıyla maç yaparlardı. Eve ter içinde gelir, annesinin hazırladığı akşam kahvaltısını yer, sonra ödevlerini hazırlamaya başlardı. Halil hem çalışkan, hem akıllı idi; fakat ayakkabılarını çok çabuk eskitiyordu.

Babası:

— "Oğlum, ayakkabılarını alalı daha iki hafta olmadı; ne çabuk eskitiyorsun," derdi.

Bir cumartesi günü Halil, annesi ve babası çarşıya ayakkabı almaya çıktılar. Halil'in istediği top ayakkabısını almayıp ona deriden sağlam bir ayakkabı aldılar. Eskileri paket ettirdiler, yeni pabuçlarla dükkândan çıktılar. Halil hoplaya zıplaya önden gidiyordu. Babası arkasından seslendi:

— "Oğlum, ayakkabılarının burnunu taşlara vuruyorsun; daha yeni aldık, hemen eskiteceksin," dedi. Halil yavaş yavaş ve dikkatle yürümeğe başladı. Biraz sonra annesi:

— "Aman Halil dikkat et, çamura basacaksın, ayağında hiç yeni birşey görmeyelim," dedi. Halil düşünerek yürümeğe devam etti. Biraz sonra yine babası:

— "Hanım bu çocuk önce topuklarına basarak yürüyor; iki günde bu ayakkabılar topuklarından eskir, görürsün," dedi. Bu arada kalabalık caddede karşıya geçmek için trafik ışıklarında durmuşlardı ki babası:

— "Bu ayakkabılarla top oynamak yok ha! Temiz pak giyeceksin," diye bağırınca Halil'in bardağı taştı. Herkesin hayret dolu bakışları arasında yeni ayakkabılarını çıkardı. Birini annesinin, diğerini babasının eline tutuşturdu. O sırada yeşil ışık yanmıştı. Yalın ayak karşıya geçip evin yolunu tuttu.

Anne-baba yaptıkları hatayı anlamışlardı. Evde Halil'den özür dilediler.

Halil odasına çekilince kendi kendine söz verdi. Bundan sonra hatasını fark ettiğinde artık o da özür dileyecekti.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

16/1/2009 • Kategori: dini hikayeler- kissalar

SiZ KABiRDEKiLER CUMAYI BiLiR MiSiNiZ

FAKİH Anlatıyor:

-Babam bana şöyle anlattı:
-Salih Meri, cuma gecesi, cuma namazını kılmak üzere mescide gitmek için yola çıktı. Kabristana uğradı. Kendi kendine şöyle dedi:

-Tan yeri ağarıncaya kadar kalayım.

Kabristanın içine girdi. İki rekat namaz kıldı. Bir kabre dayandı. Gözlerine uyku geldi. Şöyle bir rüya gördü: Kabirde yatanlar kabirlerinden çıkmışlar, halka halka olup oturmuş, konuşuyorlar.

Bir de baktı ki,onlardan ayrı, kirli elbiseli bir genç, bir köşede, üzüntülü bir halde oturuyor. Onu yanlarına oturtmuyorlar. Oradakilerin hepsine tepsi tepsi, üzeri mendillerle örtülü hediyeler gelip dağıldı. Herkes kendi tabağını aldı; sonra kabrine girdi. En sonuna bu genç kaldı.

O da üzüntülü bir halde, kalktı; kabre girmek istedi. Hemen ona sordum:

-Hey Allah'ın kulu, sende gördüğüm bu üzüntü neden? Sonra gördüğüm bu hâl nedir?

Bana şöyle dedi:

- Ey Salih Meri, sen o tepsileri gördün mü?

- Evet, gördüm, deyince şöyle anlattı:

- O tabaklar, hayattakilerin ölülerine hediyeleridir. Onların adına verdikleri sadaka, yaptıkları dua, cuma geceleri onlara gelir.

Daha sonra şöyle dedi:

- Ben, Sindli biriyim. Anam hacca gitmek istedi; beraber yola çıktık. Basra’ya gelince öldüm. Bundan sonra anam evlendi. Kendisinin bir oğlu olduğunu ve öldüğünü kocasına anlatmadı. Dünyaya daldı. Ne bir işaretle ne de bir sözle beni andılar.

Ölümümden sonra beni hatırlayan kimse olmayınca üzülmek bana haktır.

Sordum:

-Senin ananın evi nerede?

Onun yerini bana anlattı.

Sabah oldu Namazımı kıldım. Sonra gittim. O kadının evini sordum, buldum.

Yanına gittim,izin istedim. Kendimi ona tanıttım, kapıdan:

-Ben Sâlih Meri'yim, dedim. İzin verdi, içeri girdim.

Şöyle dedim:

-Benim söyleyeceğim söz, senin söyleyeceğin söz hiç kimse tarafından duyulmamalıdır. Böyle istiyorum.

Ona yaklaştım, aramızda bir perde kaldı.

Şöyle sordum:

-Sana Allah'tan rahmet dilerim, çocuğun varmı?

-Yoktur.

Tekrar sordum:

-Daha önce bir çocuğun olmuş muydu?

Derin bir nefes aldı, sonra şöyle dedi:

-Benim bir genç oğlum vardı, öldü.

Bunun üzerine durumu ona anlattım. Ağlamaya başladı.

Sonra şöyle dedi:

-Ey Salih! O benim ciğerparem, kalbim idi. İçim onun yuvası olmuştu. Göğüslerimden ona süt içirdim. Kucağım onun sığınağı idi.

Daha sonra çıkardı bana bin dirhem verdi. Ve şöyle dedi:

-O sevdiğim göz nurum için bunları dağıt. Kalan ömrümde onu duadan unutmayacağım. Onun için sadaka vereceğim.

Gittim, o bin dirhemi dağıttım.

Ertesi cuma geldi. Cumaya gitmeyi istedim. Yine kabristana uğradım.İki rekat namaz kıldım, sonra bir kabre dayandım. Yine dalmışım. Baktım ki, bir cemaat yine çıkmış. Bu arada o genci gördüm. Üzerinde beyaz bir elbise vardı. Sevinçli ve mesrurdu.

-Ey Salih! Allah bizim için seni mükâfatlandırsın. Gönderdiğiniz hediye bize geldi.

Ona dedim ki:

-Siz kabirdekiler cumayı bilir misiniz?

Şöyle anlattı:

-Evet biliriz. Havadaki kuşlar bile onu bilir. Cuma günü için birbirlerine şöyle derler:

-Bu faziletli gün için, selâm,selâm...

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::

__ __
Zirve100 Site ekle