4/2/2009 • Kategori: tefekkur
Bankada bir hesap sahibi olduğunu düşün, hesabına her sabah 86.400 dolar para yatırılıyor, fakat bu paranın hepsini akşama kadar harcamak zorundasın, ertesi güne transfer edilemez. Paranı kullansan da kullanmasan da hesap her akşam sıfırlanıyor. Ne yaparsın? Tabii ki hepsini harcamaya çalışırsın; Hepimiz, Zaman adlı bu bankanın müşterileriyiz;
Her sabah 86.400 saniyeye sahip oluyoruz; yarına transfer edilemez, Her sabah hesabımız dolar, her akşam boşalır. Geri dönüş yok, saniyelerini şu anı yaşayarak harca, en iyisi bunlarla yatırım yap.
Mutluluk, sağlık ve başarı için. Zaman kaçıyor. Her gün için en iyisini yap.
Bir senenin değerini anlamak için sınıfta kalmış bir öğrenciye sor.
Bir ayın değerini anlamak için, 8 aylık bir bebek doğuran anneye sor.
Bir haftanın değerini anlamak için, haftalık dergi çıkaran bir çilekeşe,
Bir saatin değerini anlamak için, kavuşmayı bekleyen sevgililere sor.
Bir dakikanın değerini anlamak için, trenin kaçıran yolcuya sor.
Bir saniyenin değerini anlamak için, bir kazayı önleyemeyen sürücüye sor.
Bir saniyenin yüzde birinin değerini anlamak için olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan koşucuya sor.
Her anını değerlendir, her dakikanı çok özel biriyle paylaş. Zamanına ortak edebileceğin kadar özel biriyle.
Unutma! Zaman hiç kimse için durmaz. Geçmiş zaman tarihtir. Gelecek zaman sırlar, mechullerle dolu.
Sadece şu an sana verilen gerçek bir armağandır.
Bu hafta dostluk haftası olsun. Arkadaşlar bulunmaz mücevherlerdir. Bizi üzerler, cesaretlendirirler ve zaman zaman avuturlar. Kalplerini bize açarlar. Arkadaşlarına, onları sevdiğini göster.
Arkadaşlık mesajını herkese gönder, cevap alırsan bütün hayatın için bir dostun bulunduğunu anlarsın.
Onlara ne kadar çok ihtiyacın olduğunu ve senin için ne kadar önemli olduklarını dikkatle denersen görürsün....
Ahmet Kabaklı hocanın Türkiye Gazetesindeki köşesinden alınmıştır...
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
2/2/2009 • Kategori: tefekkur

Şükür, her şeyin Allah'tan geldiğini bilen bir insanın Allah'a olan sevgisini, teşekkürünü gösteren bir ibadettir. Gün içinde yaratıcımız olan Rabbimize şükretmemiz için çok fazla sebep vardır.
Ölüme yakın bir şekilde uyuduğunuz uykunuzdan sizi uyandırıp, tekrar can veren Allah'tır.
Sabah uyandığınızda nefes alabileceğiniz bir hava var eden Allah'tır.
Uyandığınızda görmenizi sağlayan, ışığa sebep olan güneşi yaratan Allah'tır.
Aciz bir şekilde kalktığınızda temizlenmenizi sağlayan suyu, sabunu, diş macununu yaratan Allah'tır.
Güne güçlü bir enerji ile başlamanıza yarayacak temiz ve faydalı besinleri yaratan, bunları bedeninize faydalı hale getiren Allah'tır.
İşinize kısa zamanda varmanızı sağlayan araba, otobüs, taksi, vapur gibi vasıtaları yaratan Allah'tır.
Geçiminizi sağlayacak işinizi yaratan Allah'tır.
Rızkınızı veren, para kazanmanızı dileyen Allah'tır.
Yemek ihtiyacı hissettiğinizde çeşit çeşit yiyeceklerin olduğu marketleri, lezzetli yemekleri, restoranları emrinize veren Allah'tır.
Gün içinizde size faydalı olan her türlü olayı yaratan ve kontrol eden Allah'tır.
Çok daha fazla detaylandırabileceğiniz bu örnekleri, kısacası her anınızı bilen, gören, kollayan, haberdar olan, size tüm ihtiyaçlarınız ulaştıran Rabbimiz olan Allah'tır.
Rabbimiz'in Kur'an'da da belirttiği gibi:
Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır,….. (Nahl Suresi, 53)
Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 17-18)
Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli sizin üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiç bir ilme dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur. (Lokman Suresi, 20)
Yaşadığımız her an şükretmek için bir vesiledir. Nimetleri sürekli andığınız takdirde artıracak olan Rabbimiz'e şükranınızı göstermeyi unutmayın….
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
16/12/2008 • Kategori: tefekkur
Eğer bir gün Peygamber ziyaretimize gelse,
Yalnızca bir kaç günlüğüne, aniden çalsa kapımızı,
Doğrusu merak ediyorum neler yapacağımızı...
Ama biliyorum,
böylesi şerefli bir konuğa evimizin en güzel odasını açacağımızı,
Yemeklerimizin en iyisini sunacağımızı,onu evimizde görmekten dolayı duyduğumuz hazzı..
ama söyleyin bana!
Peygamberi evinize doğru gelirken gördüğünüzde,
onu kapıda mı karşılayacaksınız,
yoksa o gelene kadar sabah aldığımız magazin dergi ve gazetelerini
kanepenin altına mı atacaksınız?
Peki açık mı bırakacağız pembe dizi izlediğimiz tv 'yi
Kimbilir belkide ağzımızdan hiç çıkmamasını dilerdik
gün içinde sarfettiğimiz bir sürü yalan ve hakaretin,
Peki ya,
hızlı müziklerimizi, yeni çıkan starların son albümlerini de
ortadan kaldırırmıydık bir çırpıda ?
Belkide onun yerine,
Raflarda yıllardır boynu bükük bekleyen
kitaplardan mı serpiştireceğiz ortalığa.
Hemen girmesine izin vermeyecek,
bir iki dakika müsade isteyeceğiz ki
Hangisini kaldırayım, neyi yok edeyim,nasıl gizleyeyim diye
Koşturacak mıyız evin içinde merak ediyorum...
Eğer bir kaç günlüğüne bizimle birlikte yaşasa,
Yapmaya devam edermiyiz
Herzaman yaptığımız işlerimizi,
Mesela götürebilecek miyiz yanımızda,
Her gittiğimiz mekana onu da,
Tanıştırmaktan onur duyacak mıyız en yakın arkadaşlarımızla..
Şöyle diyelim ya da;
O gelince bir kaç günlüğüne mi değişmeli hayatımız ve planlarımız?
yoksa o yanımızdaymış gibi mi hareket etmeliyiz ?.......??????? [/color]
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
16/12/2008 • Kategori: tefekkur
" HAZIRLAN ! "
"Ebedi bir yolculuğa çıkacaksın.Bir gün gelecek seni omuzlarda taşıyacaklar ama alkışlamayacaklar.Suratın tarihi silinmiş mezar taşına dönecek.Ölmeyeceksin! ama nefes almayı unutacaksın! "
Hani mülke benim diyen,
saray ı köşkü beğenmeyen
Şimdi bir evde yatarlar
Üstleri olmuş taşlar!
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
16/12/2008 • Kategori: tefekkur
Bir Yanık Yürek Lazım Bize…
Yüzü asıktı toprağın… Gülmeyi çoktan unutmuştu. Çatlamıştı yüzü. Susuzdu dereler… Dingin çeşmelerin oluklarında donmuştu damlaları. Boy vermemiş ekinler, bodur kalmış buğday tarlaları… Geçtiğimiz yollarda manzara dehşet vericiydi. Toprağın yarıklarından fışkıran susuz alevler kasıp kavuruyordu ortalığı. Her şey bir susuz yazı andırıyordu. Çocukluk yıllarımın geçtiği köye vardığımda sular kesikti.
Anacığım "Köyümüzün suyu iyice azaldı, geceleri kesiyorlar, oğlum" dedi.
Muhtarlık evin önündeki fidanları bile sulamayı yasaklamıştı.
Her gelişimde sokağımızın sadık ve sevimli köpeği Ateş karşılardı ama bu defa o da ortalarda görünmüyordu.
Anama "Ateş nerelerde?" dedim. "O da terk etti buraları oğlum" dedi.
Ateş'in sahibi komşu kadın, şehre taşındıktan sonra o da başını almış gitmiş.
Bir yalnızlık ve bir terk edilmişlik sardı benliğimi.
Gübre yanığı domatesler ilişti gözüme…
Sular bizi terk ediyor, sular derinlere iniyor, sular insanoğlundan kaçıyor sanki…
Asırlar önce susuzluk bağrımızı delince, demirden dağları delerek gelmişiz Asya'dan, Anadolu'ya.
Günler geçiyor yüzü gülmüyor toprağın… Tarlalarda kuruyor ekinler…
Gözyaşları kurudu bulutların.
Bulutlar, kıskanıyor damlalarını, insanoğlundan.
Küremizde terk edilmişlik duygusu kuşatıyor bizi.
Biz neyi terk ettik. Biz neyi unuttuk da, ağlamayı unuttu bulutlar.
Buzullar bile erirken bizim buzlaşan yüreklerimiz niye erimiyor acaba?
Sahi neden yalvarmıyoruz Güneşin, bulutların, rüzgarın, semanın ve her şeyin sahibine.
Neden ısrarcı olmuyoruz.
Bir gönül tutulması mı yaşıyoruz.
Neden yanımıza masum çocuklarımızı, beli bükülmüş ihtiyarlarımızı, emzikteki bebeklerimizi ve hatta hayvanlarımızı bile alarak, "Allah'ım! Bu masumlar ve dil ağız bilmedik hayvanlar, hatırına" demiyoruz.
"Bizim günahlarımız yüzünden masumları ve hayvanları cezalandırma" diye yalvarmıyoruz.
Hem de her seherde, Güneşin alevden dudakları değmeden Günün yüzüne, dudaklarımız dokunsa şafağın gül yüzüne…
Bulutların dili çözülünceye kadar, durmasa dillerimiz. Bereketli bulutlardan dökülen damlalar, durdursa günahlarımıza alevlenen yüreğimizin yangınlarını.
Buzullar çözülmeden, gönüllerimizi çözebilsek, çözülecek semanın da dili.
Küresel ısınmadan önce, yüreğimizi ısıtabilsek, yanık yüreklerle varabilseydik keşke, her şeyin Sahibine...
Tevbe ateşinin alevlerinde günahlarımızı yakabilsek, damlalar donmayacak bulutların dudaklarında.
Toprak evin balkonundayım… Kaba bir rüzgar esiyor boğazdan…
Dağları, üzerinden aşan yolları, gökyüzünü, bulutları, yıldızları seyrediyorum.
Gecenin karanlığında dargın bulutlara bakıyorum.
"Dargınlıklar arttıkça, şükür azaldıkça daralıyor Dünyamız ve insanlara darılıyor bulutlar" diye düşünüyorum.
Sanki her şey bırakıp gitmiş gibi bir hal var.
Yıldızlar daha uzaklara gitmiş, bulutlar daha yükseklerde, dağlar yaslı duruyor.
Köyümün siyah saçlarını, Ay ışığı da okşamıyor derken, karşı dağların arkasından bir kızıl alev topu gibi görünüyor.Rahatlıyorum…
Köyde her şey değişmişti ama bu büyülü manzara hep aynıydı.
Çocukluğumda da Ay, çoban türkülerine doymuş karşı yamaçların işte tam burasından kızıl atıyla kanatlanırdı.
Ay ışığı, hülyalı tepeleri okşayarak çukurdaki köyümüze doğru yayıldı. Köyün üzerindeki siyah örtüyü ışıktan eliyle sıyırınca, her şeyi daha rahat seçebiliyordum.
Ay'ın aydınlığında az ilerdeki "Tepe Oda"ya takılıyor gözlerim.
Uzun kış gecelerinde doyumsuz sohbetleriyle tanıdığımız Tepe Oda.
Toprak damı çökmüş, altından anıların iniltisi geliyor.
Bir zamanlar Rahmetli Bekir Ağa'nın cumbadan yarı beline kadar sarkarak. "Oğlum İsmayııııl! yemek getir, misafir var" dediği, her akşam ışığı yanan odalar, kimsesizliğin karanlığına gömülü duruyorlar.
Ekmeğini paylaşan cömert insanlar da, Tanrı misafirleri de çoktan terk etmiş gitmişler
Faik dedenin evini görüyorum. Artık onun da ışığı yanmıyor. Bir zamanlar, evinden çıkar çıkmaz etrafını sarardık bu yüreği sevgi dolu insanın.
"Boyumuzu uzattırmak" için tek sıra olurduk önünde. Elindeki bastonuyla usulca vururdu arkamıza, sonra diğer elini kordu başımıza "bak bir karış uzadı boyun" derdi. Sevinirdik. Çocukluk işte…
Saygımız vardı büyüklerimize. Onlarda sevgi duyarlardı küçüklere.
Köyün kuzey uçlarına uzanıyorum.
Yaz kış demeden beş vakit namazını camide kılan İki gözü âmâ Kara Mustafa Dayının evi de bir âmâ gibi bakıyordu, uzaklardan. Yağmurlu kış gecelerinde bile, çamurlu yollarda oluşan su birikintilerine bata çıka camiye gidişi geldi gözümün önüne.
İman ve ibadet neşvesi vardı bu insanlarda. Kışın buz gibi sularda şadırvanda abdest alırlarken, yoldan duyulurdu yüreklerinden taşan şehadet kelimeleri.
Yolun karşısındaki evlerde gezdiriyorum gözlerimi.
Bazı evlerin ışıkları çoktan sönmüş, orasında burasında oluşan yarıklar, yaşlı ve yorgun bir deve gibi ıhdırmış onları.
Bir hayalet gibi duruyorlar.
Yıkık saçaklarda, baykuşlar ötüyor.
Diğer evlerinde onlardan farkı yok. Ya ev ya da içindeki yaşlı insan kimsesiz.
Dün, ne kadar canlıydı bu sokaklar, gün doğmadan duyulurdu sesler. Koyun, kuzu, insan sesleri bir birine karışırdı.
Ezanla uyanırdı elinin kınası bile kararmamış taze gelinler.
Boyunduruğa koşulmuş öküzlerin çektiği araba tıkırtıları, kağnı sesleri, geceyi en tatlı uykularından uyandırırdı.
Bereketin seherde dağıtıldığına inanırdık.
Mehtabın ışığında gittikçe tamamlanan bir resim gibi her şey belirginleşiyor.
Yukarı çeşme, Mehtabın aydınlığında ışık banyosuna durdu.
Gözyaşları içine aksa da kimseye bir damla su vermiyordu.
Bir zamanlar yetişkin kızlar, ellerinde kırmızı testilerle suya gelirlerdi, bu çeşmeye.
Gün batımında, sıra sıra gelirlerdi.
Başlarında al al yazmaları, üzerlerinde allı, mavili, bindallı elbiseleriyle gelirlerdi.
Bekleşirler, eğleşirler, şakalaşırlardı.
Koca oluktan akan buz gibi suyun şırıltısında, çeşme başı muhabbeti yaparlardı.
Sonra yine omuzlarında buz gibi su dolu testilerle sıra sıra tutarlardı evlerinin yolunu.
Hürmete layık birini gördüklerinde yolunu kesip geçmezler, beklerlerdi.
Kızlarımızın yüzünde kırmızılaşan hayâmız vardı.
Çeşmeler susuz ve dereler kuru…
Neden?
Sahi sulardan önce neyimizi kaybettik.
Allah'a, anne babaya, büyüklere saygıyı…
İman ve ibadet neşvesini… Tevbeyi, günahlara ağlamayı…
Cömertliği, misafire ikramı, sevgiyi, şefkati, hayâyı kaybettik.
Önce biz, sonra sema unuttu ağlamayı…
Dualar yükseliyor semaya, dualar karışıyor havaya…
Yağmur havası var ve hava gittikçe ağırlaşıyor…
Ve bereketli bulutların dudağında donan damlalar, döküldü dökülecek…
Bulutların mavi kirpiklerinde asılı kalan gözyaşları düştü düşecek.
Şimdi sadece bir yanık yürek lazım bize…
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::